Organik Tarım ve Gelişimi

(2005 yılı ve öncesi... Sonraki gelişmeler eklenmemiştir!)

Son yıllarda ülkemizde temiz ve sağlıklı gıda konusundaki tartışmalar sıklıkla gündeme gelmektedir. Tamamen medyatik bir gündem maddesi olmasına ve çok da doğru olmayan yöntemlerle tartışılıyor olmasına rağmen, temiz ve sağlıklı gıda üretimi ve tüketimi konusunun sürekli gündemde olması, geç de olsa ülkemizde de “hormon” “toksin” “gen aktarımı” “ilaç kalıntısı” gibi yeni sayılabilecek bazı kavramların yaygınlaşmasına sebep olmuştur. Göreceli olarak daha az yaygınlaşmış olmasına rağmen, bu yeni tanımlamalara “organik (=ekolojik, biyolojik) tarım” ı da eklemek mümkündür. Ülkemizde geniş halk kitleleri için henüz bazı büyük marketlerdeki birkaç ayrıcalıklı ve pahalı üründen öteye geçememiş olan organik ürünlerin üretimi gerçekte çok eskilere dayanmaktadır. Pratik olarak 1940 lı yıllardan önceki tarımsal üretime organik tarım demek mümkündür. En basit anlamıyla “yapay kimyasal madde kullanılmadan yapılan tarımsal üretim” olarak algılanan organik üretim, günümüzde sadece atalarımızdan kalma eski bir tarım sistemi olmaktan çok uzaktır. Organik tarım, tarihsel gelişimi içinde doğan ihtiyaçlar sonucunda kendi kurallarını kendi koyan, bilgiye dayalı, sağlam ve iyi bir organizasyon gerektiren bir tarım sistemidir.

Organik tarımın tanımı ve genel özellikleri

organik tarım, ekolojik sistemde hatalı uygulamalar sonucu kaybolan doğal dengeyi yeniden kurmaya yönelik olarak, insana ve çevreye dost üretim sistemlerini içermekte olup, esas olarak sentetik kimyasal tarım ilaçları, hormonlar ve mineral gübrelerin kullanımını yasaklaması yanında, organik ve yeşil gübreleme, rotasyon, toprak ve suyun korunumu, bitki direncinin artırılması ve hastalık ve zararlılara karşı doğal düşmanlardan faydalanmayı ve bütün bu işlemlerin kapalı bir sistemde oluşturulmasını öneren, üretimde sadece miktar artışının değil aynı zamanda ürün kalitesinin de yükselmesini amaçlayan alternatif bir üretim şeklidir. Bir başka deyişle, organik tarımın amacı çevre, toprak ve su kaynakları ile havayı kirletmeden, insan ve diğer canlıların sağlığını en üst seviyede korumak ve tarımda sürdürülebilirliği sağlamaktır. Organik tarım ile sürdürülebilirlik birbirini tamamlayan iki kavramdır. Organik tarım bu yönü ile özellikle gelecek nesillere temiz bir çevre bırakmayı amaçlamaktadır. Örneğin yeşil devrim olarak adlandırılan çözümler anlık çözümler olmuş, üstelik çok kısa bir süre içinde bir çok olumsuzluğu da beraberinde getirmiştir. Organik tarım, işletme içindeki organik atıkların değerlendirilmesini sağlar, organik ve yeşil gübrelemeyi önerir. Organik üretimde hedef yüksek verim değil, yeterli verim ve yüksek kalitedir. 1980 li yılların başından itibaren kalite kavramında da önemli değişiklikler göze çarpmaya başlamıştır. Bugün artık kalite denildiğinde bilinen tüm fiziksel ve kimyasal kalite özelliklerinin başında “temiz ve sağlıklı ürün” kriteri gelmektedir. Dış görünüm açısında çok kaliteli olarak tanımlanan bir ürün sağlıklı ve temiz olmadığı sürece artık kaliteli olarak sınıflandırılmamaktadır. Organik tarım bu yönüyle de yeterli ürün kalitesinin sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Sertifikalı organik bitkisel ve hayvansal ürünler sentetik ilaç, gübre, antibiyotik, hormon ve genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar kullanılmadan üretilmiştir. Her türlü kalıntı düzeyi “0” yada çok düşüktür. Mineral ve fenolik maddeler gibi bazı içerik maddelerce zengindir. Ürün ve ambalaj çevreye zararlı değildir, gittikçe artan bilinçlenme kimyasal madde üreten firmaları çevreye daha az zarar veren ürünlerin üretimine teşvik etmektedir. Kimyasalların üretimleri aşamasında çevreye yayılan zararlı gazların miktarı azalmaktadır, biyolojik çeşitlilik korunmakta ve zenginleşmektedir. Organik tarımda üretici ve tüketicinin sürekli bilgilendirilmesi esastır, bu bilgilendirme tarım dışı bir çok konuyu da kapsar. Geleneklere ve yerel, kültürel alışkanlıklara saygılıdır, üretici her yönüyle desteklenir ve çalışanların haklarına sahip çıkar. Organik tarımda özellikle gelişmekte olan ülkelerde kadınlara iş olanaklarının sağlanmasını destekler. İnsan hakları yanında hayvan haklarını da gözeten bir üretim sistemi olan organik tarım, hayvanların sağlıklı ve rahat yaşayabilecekleri ortamlarda yetiştirilmelerini zorunlu kılar.

Organik tarım karşılaştığı sorunlara çözüm getirme amacı ile kendi kurallarını kendisi yaratmıştır. Organik tarımın temel ilkeleri doğrultusunda uyulması zorunlu, kesin standartlar, ve bu standartlara uygun üretimi sağlamak amacı ile de çeşitli kontrol sistemleri geliştirilmiştir. Ürünün organik esas ve standartlara uygun şekilde üretilip üretilmediği yetkili kuruluşlarca denetlenip kontrol edilmekte ve bu esaslara uygun olarak yetiştirilen ürünlere bu kuruluşlarca “sertifika” verilmektedir. Sertifika yasal bir zorunluluktur ve bir ürün organik esaslara uygun şeklide yetiştirilmiş olsa da sertifikası bulunmadığı sürece organik olarak kabul edilmemektedir. Organik tarımın ulusal ve uluslar arası kuralları vardır. Kurallar sadece teknik çözümler getirmemekte, çevre ve sosyal yönleri de bulunmaktadır. Sosyal ve kültürel farklılıklara saygılıdır. Ürün izlenebilirliği vardır. Sistem ve bunu belgeleyen etiket, logo, kodlar, ilgili yönetmelik tüketiciye güven sağlar. Kontrol ve sertifikasyon kuruluşları bağımsız ve akredite olmalı, üretim ve pazarlama faaliyetlerinde bulunmamalı, ticaret yapmamalı ve danışmanlık hizmeti vermemelidir. Kontrol ve sertifikasyon kuruluşu, ürünün satılacağı ülke yönetmeliklerine göre yetki almış olmalıdır.

Organik tarım, bir çok sektörle beraber çalışır. Bu sektörler içinde eko ve agro-eko turizm, yeşil otelcilik, yerel markalı ürünler, restoranlar, süpermarket zincirleri, sağlık turizmi, katering servisleri, gıda, tekstil, kozmetik, ormancılık sayılabilir. Organik tarım kendi gelişimine paralel olarak diğer bir çok sektöründe gelişmesine olanak sağlamaktadır. Bu yönü ile de organik tarım yeni iş kollarının kurulmasında ve gelişiminde de önemli bir role sahiptir.

Organik tarımın tarihsel gelişimi

tamamen doğal girdi ve kaynakları kullanarak yapıldığı için çevre ile dost olarak kabul edilen bir üretim sistemi olan organik tarım, hızla artan dünya nüfusunu besleyebilme kaygısı ile unutulmuş fakat çok kısa sürede ortaya çıkan olumsuz çevresel etkiler sonucunda yeniden gündeme gelmiş olan bir tarımsal üretim sistemi olarak kabul edilebilir. 1900 lü yılların başından itibaren hızla artmaya başlayan dünya nüfusunu besleyebilme kaygısı sonucunda; ilaçlama, gübreleme, ve mekanizasyon gibi konularda çok büyük ilerlemeler kaydedilmiş ve özellikle nüfus artış hızının en yoğun olduğu 1960 lı yılların başından itibaren yoğun yapay kimyasal kullanımı ile birim alandan alınan ürün miktarında çok kısa süre içinde birkaç kat artış sağlanmıştır. Örneğin 1945 – 1990 yılları arasındaki 45 yıllık sürede üretim alanlarında önemli bir artış olmaksızın dünya pamuk üretimi yaklaşık olarak 3 kat artmıştır. Nüfus artışına paralel olarak artan gıda, lif ve yakıt ihtiyacının karşılanmasında bulunan bu çözüm, o yıllarda “yeşil devrim” olarak tanımlanmış, ancak yine çok kısa sürede ortaya çıkan yoğun çevresel kirlenme sonucunda çevreye zarar vermeyen üretim sistemleri ve çeşitli yaptırımlar gündeme gelmiştir. Sadece 20 yıl gibi çok kısa bir süreç içerisinde, 1980 li yılların başına gelindiğinde küresel ısınmanın olumsuz etkileri çarpıcı ve ürkütücü bir şekilde gözlenmeye başlanmış ve yoğun kimyasal kullanımına bağlı olarak ozon tabakasının bile delindiği saptanmıştır. Tüm bunlara ek olarak ddt ve metil bromür gibi kimyasalların mucizevi etkileri yanında olumsuz etkilerinin de saptanması ve tüm gelişmiş üretim tekniklerinin uygulanıyor olmasına rağmen artık istenen verim artışının sağlanamıyor olması da “sürdürülebilirlik” gibi yeni arayışları beraberinde getirmiştir. Ortaya çıkan bu belirtiler insanlar üzerinde “korku filmi” etkisi yaratmış ve özellikle avrupa ülkeleri gibi gelişmiş ülkelerde “temiz çevre” ve “sağlıklı gıda” gibi kavramlar bir halk hareketi olarak gündeme gelmiştir. Bunun sonucunda, çevrenin korunmasına yönelik bir takım anlaşmalar, bir çok ülkenin katılımıyla imzalanarak belli kriterler ve çeşitli yaptırımlar belirlenmiştir. Gıda güvenliği konusunda da özellikle kuzey amerika ve avrupa ülkelerinde organik esaslara göre yetiştirilmiş ürünlere karşı gittikçe artan bir talep doğmuştur. Artan bu talep sonucunda, özellikle üretim aşamasında karşılaşılan bir takım problemler beraberinde bir takım çözüm yollarını da getirmiş ve organik tarım belli kuralları ve yaptırımları olan ve yasalarla korunan bir üretim sistemi konumuna gelmiştir. Bugünkü anlamıyla organik tarımı “atalarımızın yaptığı tarımdan” ayıran en önemli nokta budur. Yasal çerçevesi olması, kaliteli ve yeterli ürün alma zorunluluğunun bulunması gibi sebeplerle organik tarım, derin bilgi birikimi ve organizasyon yeteneği gibi bir takım nitelikleri de gerektiren bir üretim sistemi olarak kabul edilmelidir.

Organik tarımın gelişiminde avrupa ülkelerinin katkısı çok büyük olmuştur. Avrupa ülkelerinde organik tarımın başarılı olmasının ve sürekli gelişmesinin sebepleri doğru ve isabetli planlama, üreticilere sağlanan maddi avantajlar, üretici ve tüketicilere yeterli bilgi akışı, ürün çeşitliliği, başlangıçta ulusal ve daha sonra ab’ye yönelik semboller ve yasal koruma olarak özetlenebilir. Avrupa da organik tarımın en hızlı ve planlı geliştiği ülkelerin başında italya gelmektedir. İtalya da organik tarımın hızlı bir gelişme göstermesi ise özellikle yerel yönetim desteği, iç pazarın hızlı gelişimi, özellikle okul kantinleri, hastaneler gibi özel tüketici gruplarına etkin bilgi akışı ile organik ürün tüketiminin arttırılması, eko-turizm ve ab’nin araştırma programlarından etkin biçimde yararlanılması gibi faktörler etkili olmuştur. 5 kasım 1972 tarihinde fransa’da kurulan ıfoam (uluslararası organik tarım hareketi) organik tarım konusunda bilgi üretmek, bilgi paylaşımı sağlamak, uluslararası ortamda organik tarım hareketinin devamlılığını sağlamak, ıfoam organik standartlarını oluşturmak ve revize etmek ve organik ürünlerin kalite kriterlerini garanti etmek gibi faaliyetlerde bulunmaktadır. 2003 yılı rakamları ile 100 ülkeden toplam 750 üye dünya çapında organik tarım hareketi olan ıfoam şemsiyesi altında birleşmiştir. Ifoam bölgesel gruplarla çalışmaktadır. Bu çalışma grupları agribiomediterraneo (akdeniz ülkeleri), avrupa birliği, asya, almanca konuşan ülkeler, orta ve doğu avrupa ülkeleri ve latin amerika ülkeleridir. Her grup içinde yer alan ülkeler ortak iklimsel ve sosyal yapıya sahiptirler. Ülkemiz de akdeniz ülkeleri grubunda yer almaktadır.

Türkiyede organik bahçe bitkileri yetiştiriciliği

akdeniz ülkeleri içinde avrupa ülkeleri ve diğer ülkeler olmak üzere iki farklı grup yer alıyor olmasına rağmen, yüksek üretim potansiyeli, dış pazara yönelik gelişme, benzer ürün deseni ve iklim koşulları nedeni ile yoğun rekabet ortamı gibi benzerlikler bulunmaktadır. Ortak ürün olarak zeytinyağı örnek olarak gösterilebilir. Benzer coğrafik ve sosyo-ekonomik koşullar ise beraberinde benzer problemleri getirmiştir.

Ülkemizde organik tarımın başlangıcı 1984 yılına dayanmaktadır. Bir çok akdeniz ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de organik tarım avrupa’lı alıcılardan gelen talepler sonucunda gelişmeye başlamıştır. Bu sebeple ülkemizde de iç pazar gelişmemiştir. 1985-90 yılları arasında geleneksel ihraç ürünlerinden oluşan ekolojik ürün yelpazesi göze çarpmaktadır. 1994 yılında ise yasal çerçeve çizilmeye başlanmıştır. 1999 yılında toplam üretim içinde organik üretimin payı %1 civarına ulaşmıştır. Üretim halen dış satıma yöneliktir ve iç pazarda kıpırdanmalar gözlenmektedir. Önceleri ithalatçı ülkelerin bu konudaki mevzuatına uygun olarak yapılan üretim ve ihracata, 1991 yılından sonra avrupa topluluğu yönetmeliği doğrultusunda devam edilmiştir. Avrupa birliği 2092 / 91 sayılı yönetmeliği 14 ocak 1992 tarihinde yayımlamıştır. İhracat için uyum zorunluluğu getirmektedir. Avrupa birliğindeki bu gelişmelere uyum sağlamak üzere tarım ve köy işleri bakanlığı çeşitli kurum ve kuruluşların işbirliği ile yönetmelik hazırlama çalışmalarına başlamış ve " bitkisel ve hayvansal ürünlerin ekolojik metotlarla üretilmesine ilişkin yönetmelik" 24 aralık 1994 tarih ve 22145 sayılı resmi gazete' de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Daha sonra adı geçen yönetmeliğin bazı maddelerinde değişiklik yapılarak ekolojik tarım faaliyetleri sırasında yapılacak kusur ve hatalara karşı uygulanacak yaptırımların da yönetmelikte yer alması sağlanmıştır. Düzeltme metni 29 haziran 1995 gün ve 22328 sayılı resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe konmuştur. 1 aralık 2004 tarihinde ise 5262 no lu “organik tarım kanunu” kabul edilmiştir. Türkiye’de organik tarımın sağlıklı ve dengeli gelişimini gerçekleştirmek, ilgili birimleri bir araya getirmek, eğitim ve araştırmaları desteklemek ve organik tarım ile ilgili tüm birimler arasında bilgi akışını sağlamak amacı ile 1992 yılında ekolojik tarım organizasyonu (eto) derneği kurulmuştur. Eto, özellikle organik tarıma yeni başlayacak olan üreticiler için önemli bir bilgi alma merkezi konumundadır.

Organik üretimin çok az bir kısmı taze tüketime yöneliktir ve ağırlık kuru meyve üretimindedir. Bunun yanında, dondurulmuş, konserve ve konsantre üretim de göreceli olarak çok düşük bir orana sahip olmakla birlikte hızla gelişme göstermektedir. Taze meyve üretimi açısından elma üretimi dikkat çekicidir ve elma yanında armut, ayva, kayısı, kiraz, greyfurt ve şeftali üretimi de yapılmaktadır. Bunun yanında biber ve domates üretimi dışında taze sebze üretimi çok düşüktür.

Ülkemizde organik tarımın genel özellikleri incelenecek olursa; organik üretimin ihracata yönelik olduğu ve son yıllara kadar tümüyle bitkisel ürünlerden oluştuğu, kurutulmuş meyveler, sert kabuklu meyveler, ve baklagiller gibi kuru ürünlerin ağırlıkta olduğu, bunun yanında işlenmiş ürünlerin payının giderek arttığı görülecektir. Ülkemizde organik tarım kuru meyve dışsatımı ile başlamıştır ve henüz kuru üretim dışında önemli bir gelişme kaydedilememiştir. Bunun en önemli sebebi kuru ürünlerde hasat sonrası işlemlerin ve özellikle depolama ve taşıma işlemlerinin çok daha kolay olmasıdır. Ancak taze organik ürün yetiştiriciliğinde önemli darboğazların yaşanıyor olması ekonomik açıdan bir kayıptır. Taze ürünlere olan talep gittikçe artmakta olmasına rağmen ülkemizde henüz bir gelişme kaydedilememiştir. Özellikle meyve ve sebze üretiminde kullanılan tekniklerin geliştirilip üreticiye aktarılamaması önemli sorun teşkil etmektedir. Üretim alanlarının parçalı ve küçük olması yanında üreticiye yeterli teknik bilginin ulaşamıyor olması ve eğitim faaliyetlerinin yetersizliği sebebi ile teknik bir takım sorunlar yaşanmaktadır. Özellikle toprak organik maddesinin korunması ve hastalık ve zararlılarla mücadele konularında yaşanan sorunlar sebebi ile ciddi verim düşüklükleri yaşanmakta, geçiş sürecinin iyi değerlendirilememesi sebebi ile de üretici özellikle sofralığa yönelik taze meyve ve sebze üretimine pek yanaşmamaktadır. Pazarın ve pazar taleplerin belirlenmesi, öncelikli ürünlerin belirlenmesi, organik üretime uygun yörelerin saptanması, katma değeri yüksek (işlenmiş gıda veya gıda dışı) ürünlerin seçilmesi, çiftlikte katma değer yaratma (ayıklama, paketleme, minimum işleme vb.), üreticiden yerel tüketiciye dek eğitim, yerel girdilerin geliştirilmesi (kompost, tohum, gübre, tuzak, faydalı böcek vb..), ortak girişimlerle maliyeti düşürme (kontrol, sertifikasyon ve danışmanlık, tanıtım gibi giderlerin paylaşılması), pazara çeşitli ve istenen miktarda sürekli mal temini, ortak marka yaratma, araştırma ve ürün geliştirme gibi konulara ağırlık verilmesi, farklı kurumların işbirliği ve bilgi akışının sağlanması ile ülke çapında hızlı, planlı ve atak etkin bir organizasyonun geliştirilmesi, ülkemizde organik yetiştiriciliğin arzu edilen konuma gelmesi açısından üzerinde durulması gereken konulardır.

Haftanın Videosu

önceki videoları izlemek için lütfen sol üst köşedeki oynatma listesi ikonuna tıklayınız...